Heaven #3808 İki mesaj
Heaven #3808 İki mesaj
Tanrı dedi ki:
Size tekrar tekrar ilettiğim pek çok mesaj var.
Bunlardan ikisi şöyle:
“İnsan olduğunuzu unutmayın.” Ve “İnsandan çok daha fazlası olduğunuzu unutmayın.”
Bu iki mesaj biri biriyle çelişkili mi görünüyor. Mütevazi olun. Yüceliğinizi, Büyüklüğünüzü bilin.
Büyüklüğünüzün, Yüceliğinizin farkında olup da nasıl tevazu içinde kalırsınız peki? Kendi içinizde ve diğer tüm insanların içinde var olan Yüceliği bildiğiniz zaman sadece mütevazi olabilirsiniz. Bedeniniz nasıl yalın ve masum bir şekilde DNA’nızın taşıyıcıysa siz de Tanrı’yı taşırsınız öyle. Tanrı’yı beraberinizde taşımak için mütevazisinizdir. Mutlu ve lütufkarsınızdır ve Tanrı’nın hizmeti dahilinde herkesten de daha mütevazi.
Tüm o Yüce Kişilikler en büyük tevazuyu göstermişlerdi, herkesten daha mütevaziydi onlar. Onların vasıtasıyla konuşanın Tanrı olduğunu ise söylemeye lüzum bile yok belki de. Gözleri Benim üzerimde, Benim bulunduğum yerdeydi. Gözleri, yıldızların üzerindeydi onların. Gözleri Cennet’in ihtişamı ve Dünya’nın ihtişamı üzerindeydi. Tevazuları, Büyüklüklerinin bir parçasıydı. Yıldızların içindeki yıldızları, galaksilerin içindeki galaksileri ve Dünya’da yaşayan insanların içindeki Tanrı’yı tahayyül edin bir. Bunlardan da yüce olanı tahayyül edin; o vakit, dahilinde yaşadığınız Tanrı’nın Hilkatının İhtişamı karşısında tevazu duymaktan başka ne yapabilirsiniz ki zaten. Ancak onların dikkati bundan da yüksekteydi. Vizyonları bundan da yüksekteydi. Ama yine de “yüksek” ve “alçak” üzerine hiç düşünmemişlerdi onlar.
Onların, Yaradan’ın İlahi İradesinin bir ifadesi olduğunu bilin; tüm o Yüce Kişilikler bu denli değer görmekten ve onurlandırılmaktan tevazu duymuşlardı, dolayısıyla onlar da değer vermiş, onurlandırmışlardı ve böylelikle tevazu içinde olmuşlardı. Hiç kimse onları mütevazi kılmamıştı. Onlar öyleydi. Hiç kimse onları tevazu içinde olmaya sevk etmemişti, anlıyorsunuz değil mi? Sade, basit ve İlahi olmak dışında bir başka şey olmaya yönelik bir düşünceleri, algıları yoktu onların. Bu son derece tabii ve normaldi. Dikkatleri kendi üzerlerinde değil, Bendeydi. Dikkatleri hizmet etmek için neler yapabilecekleri üzerindeydi. Neler yapmış olduklarını düşünmüyorlardı. Madalyalar takmıyorlardı. Onların madalyası hizmet etme imtiyazlarıydı, hevesleri de buydu.
Paçavralar da zenginlikler de onlar için aynı şeydi; çünkü gözleri fiziksel dünyanın daha yükseklerindeydi ve kendilerini de yüksek olarak düşünmüyorlardı. Fiziksel dünyada yaşıyorlardı. Bedenleri fiziksel dünyada yaşıyordu, ruhları ve yürekleri fiziksel dünyaya hizmet ediyordu. Hizmetleri, ise Tanrı’ya yönelik farkındalıklarının, Tanrı’yla olan bağlarının ve de Tanrı’nın onlarla olan bağlantısının bir yan ürünüydü. Bana hizmetleri dahilinde yürekleri bir dayanak işlevi görüyordu. Bundan daha azını da yapamazlardı zaten. Kim olduklarını biliyorlardı, dolayısıyla oldukları şey olabiliyordu onlar ama kim oldukları üzerinde de düşünmüyorlardı. Düşünceleri kendilerine dönük değildi. Düşünceleri Tanrı’ya, O’na ve O’nun Hilkatına nasıl hizmet edebilecekleri üzerineydi.
Tanrı’nın düşüncelerini ileriye taşımayı istiyorlardı. Benim mutluluğumu biliyorlardı, hizmetlerinin mutluluğum olduğunu biliyorlardı ve Benim mutluluğuma hizmet etmek için gayret gösteriyorlardı, çünkü Benimkisi onların da mutluluğuydu aynı zamanda. Onlar da tıpkı sizin gibi bir bedenle yaşıyorlardı ama fizikselliğin çok ötesinde bir yaşamdı bu. Bir uçtan bir uca Yeryüzünü kat ediyorlardı, Cennet’i ve yıldızları kat ediyorlardı ve hareket halindeki Yaradılışın, hareketsizlik ve sessizlik içindeki Yaradılışın ta kendisiydi onlar. Tanrısal değillerdi. Kendilerini Tanrısal olarak görmüyorlardı. Kendilerini düşünmek alışkanlığı yoktu onların. Beni ve Benim İrademi düşünmek alışkanlığı içindeydiler. Çok iyi hizmet ediyorlardı.
Kendilerinin olan mutluluğu size nasıl vereceklerini düşünüyorlardı. Beni sizinle paylaşıyorlardı. Sizi yeryüzünün derinliklerinden yükseklere çıkarıyorlardı. Size yıldızları ve ötesini bahşediyorlardı. Size Benim sevgimi veriyorlardı. Dünyayı aydınlatıyordu onlar. Ve böylelikle tevazu içinde oluyorlardı ve böylelikle yaktıkları ışıkla onurlandırılıyorlardı.
Çeviren: Engin Zeyno Vural

